Bir AYET Bir TEFSİR

Bir AYET Bir TEFSİR

İleti MaD_BLuE 30 Oca 2008, 15:01

Fatiha Suresi 1. Ayet


1. Rahman ve rahim olan Allah Teâlânın adıyla (Okumaya başlarım».

1. Bu âyet-i kerime, Besmele-i Şerife adınıalan, kâinatın yaratıcısı Yüce Allah'ın üç mukaddes ismini içeren, herokunacak ve yapılacak mühim ve meşru bir şeye teberrüken kendisiylebaşlanılması muvaffakiyete vesîle olan bir âyettir. İşte FatihaSûresini okuyacak bir kimse bu besmele-i şerifeyi okuyunca: (Rahman verahim olan Allah Teâlâ'nın mübarek adıyla) bu sûreyi okumaya başladım,demiş ve bu mukaddes isimler ile bereket isteğinde bulunmuş, bununlaCenab'ı Haktan yardım dilemiş olur. Ne mukaddes, ne mübarek bir ayetikerime!

Kehf Suresi 23. Ayet


23. Ve bir şey hakkında: Ben bunu elbette ki, yarın yapacağım deme.

23. Bu mübarek âyetler, her işte başarısağlamanın ve herhangi bir şeyden haberdar olmanın ancak Cenab-ıHak'kın dilemesiyle olacağını bildirmektedir. Ashab-ı kehf inmağaradaki uyuma müddeti de ancak her şeyi hakkiyle bilen, kullarıhakkında bağımsız koruyucu olup ortaktan uzak olan Hak Teâlâ'nınbildirdiği şekilde olduğunu beyan buyurmaktadır. Şöyle ki: (Ve)Resulüm!. Yapmak veya haber vermek istediğin herhangi (birşey hakkındaben bunu elbette ki, yarın) yani: gelecekte (yapacağım deme) öyle kesinbir şekilde söz verme. Çünkü yarın ne olacağı meçhuldür. İhtimâl ki,insan ölür veya bir mania karşısında kalır da o sözünü yerine getirmeğemuvaffak olamaz. Takdiri ilâhînin nasıl tecelli edeceği, ortayaçıkmadan önce bilinemez. Bu emir Resûl-i Ekrem vasıtasiyle bütünümmetine yöneliktir.

§ Rivayete göre Yahudilerin teşvikiyle Mekke ahalisi, Peygamberefendimizden ruha, ashab-ı kehfe ve Zülkarneyn'e dair malûmatistemişler. Pesûl-i Ekrem de "onlara dair size yarın haber veririm"diye buyurmuş. İnşAllah dememiş, bunun üzerine on beş gün veya kırk günilâhî vahiy gecikmeye uğramıştı.


Kaf Suresi 16. Ayet

16. Ve and olsun ki, biz insanı yarattık ve ona nefsinin ne vesvese verdiğini de biliriz ve biz ona şah damarından daha yakınız.

16. Bu mübarek âyetler de haşr ve neşrin vuk'u bulacağına dâir diğerbir çeşit delil bulunuyor. Yüce Yaratıcının kullarına manevî yakınlıkitibariyle ne kadar yakin olduğunu edebî bir üslupla beyân buyuruyor,bütün insanların herhalde öleceklerini ve yeniden sür'a üfrülmeklehayata ereceklerini ve her şahsın bütün yaptıklarını, söylediklerinimeleklerin tesbit ettiklerini ihtar ediyor. Ve nihayet inkarcılarınvesâirenin gafletleri giderilerek gerçek durumdan pek kat'î şekildehaberdar olacaklarına şöylece işaret buyurulmaktadır. (ve and olsunki,) Kesin bir durumdur ki: (biz insanı yarattık) Öyle bir yaratılışhârikasını yoktan var ettik (ve ona nefsinin ve vesvese verdiğini debiliriz.) onun hayır ve şer adına neler düşündüğüne de ve onunbaşkalarınca bilinmeyen gizlice hâllerini de biz hakkıyla bilmekteyiz(ve biz ona) o insana (şâh damarından daha yakınız) yâni; İnsanlardanhangi birinin varlığına, bütün hâl ve fiillerine, bütün maziye, hâle veistikbâle âid mâruz kaldığı ve kalacağı hayatî durumlarına ilm vemüşahede itibariyle onun pek mühim ve kendisine pek yakın olan şâhdamarlarından daha yakın bulunuyoruz. Çünkü damarlarda et parçalariylekaplanmış sahibinden bir derece uzakça bulunmuştur, onun duygularına,kuruntularına vakıf değildir. Allah Teâlâ ise kullarını kendisiyaratmıştır, onların bütün fiillerini ve sözlerini o kullarından dahafazla bilmektedir, hiçbir kulun bir hareketi, bir düşüncesi Allah'ınilmi dışında kalamaz.

Bilinmektedir ki: Allah Teâlâ, mahlûkatına benzemekten, mahlûkat gibibir mekâna muhtaç olmaktan, mahlûkat gibi cismen, maddeten bir yereyakin veya bir yerden uzak bulunmadan ve herhangi bir mahlûkununbedenine girmekten hâşâ münezzehtir. O Yüce Yaratıcı, bütün bu kâinatıyoktan var etmiş, bu kâinattan evvel yine mekâna ve zamana muhtaçbulunmaksızın var bulunmuştur. Binaenaleyh o Yüce Yaratıcınınyakınlığından maksat, onların bütün varlıklarını, bütün amel vefiillerini kendilerinden daha fazla bilip onların varlıklarını takdirve icâd buyurmuş olduğunu edebî bir üslûpla tasvir ve ifâdedenibarettir.

Evet.. O kerem sahibi mabudumuz, bizlere yaratıcılığı, lûtf ve ihsanıve bütün davranışlarımıza olan ezelî ilmi itibariyle bizden dahayakındır. Ne yazık ki: Biz bu hakikati gerektiği şekilde takdiredemiyoruz. O Yüce Yaratıcımızın manevî yakınlığına lâyık olabilmekiçin üzerimize düşen kulluk vazifelerini hakkıyla yerine getirmeyeçalışamıyoruz.

Evet.. Dost, hakiki sevgili, bana benden daha yakındır. Bu ise pekenteresandır ki: Ben ondan uzak bulunmaktayım. O Kerem Sahibi Mabudumuzcümlemizi gafletten uyandırsın, âmin...



Enam Suresi 32. Ayet

32. Ve dünya hayatı bir oyundan, bir eğlenceden-oyalanmadan-başka bir şey değil. Ve elbette âhiret yurdu takvasahipleri için hayırlıdır. -Buna- akıl erdiremez misiniz?

32. Ey dünya hayatından başka hayat olmadığını iddia eden gafiller!.Asıl hayat, âhiret hayatıdır. (Ve dünya hayatı) ise o âhiret hayatınakıyasla (bir oyundan) insanı fâideli şeylerden meşgul eden biroyuncaktan ve (bir lehüvden = oyalamadan) insanı ciddiyetten ayırıpşakaya, latîf eye düşüren ehemmiyetsiz bir şeyden (başka bir şey değil)dir. Âhiret hayatı ise böyle midir?. Elbette değildir (ve elbetteâhiret yurdu) daimî bir hayatın yeri olan bir sonsuzluk alanı, dünyadaiken (takva sahibi olanlar) küfr ve günahtan kaçınmış olanlar (içinhayırlıdır.) çünki o âhiret yurdu, o takva sahipleri için cennetlerden,ebedî nimetlerden ibarettir. (-Buna- akıl erdiremez misiniz?.) Eyinkarcılar!. Siz de küfr ve isyandan kaçınınız ki, gelecekte öylenimetlere kavuşabilesiniz. Gerçekten de dünya hayatı da kötüyekullanılmadığı takdirde bir nimettir. Zira insan, bu hayattan istifâdeederek üzerine düşen kulluk vazifelerini yerine getirirse bu sayedeâhiret hayatını temin etmiş, öyle dünya nimetleri gibi geçici olmayanebedi, eşsiz nimetlere aday olmuş olur. Fakat dünya hayâtını kötüyekullananlar için bu fani hayat, bir uyku ve hayal gibi feçip gider,sahibinin ebedi âlemde zarar ve ziyana uğramasına sebep olmuş olur.Dünyaya prestiş eyleyenler. Nadim olacaklar en nihayet Bir fâldebahşeder mi heyhat!. Vaktinde edilmeyen nedamet.


Nisa Suresi 31. Ayet

31. Eğer size yasaklanan şeylerin büyüklerinden kaçınırsanız siz-denkabahatlerinizi kefâretlendiririz ve sizleri bir değerli mahallegirdiririz.

31. (Eğer) Ey müminler!. Siz (size yasaklanan şeylerin) kebâir denilen(büyüklerinden kaçınır) Allah Teâlâ'dan korkar, onun yasaklamasındandolayı o günahları işlemezseniz Allah Teâlâ (sizden) meydana gelipsağair adıyla anılan küçük (kabahatlerinizi kefâretlendirir)yapacağınız ibadetler günahlarınızın kefaretine vesile olur, bu sayedeaf edilirsiniz, günahlarınız örtülür, (ve sizleri bir değerli mahalle)yani cennete (girdirir) sizleri orada lütf ve keremine nail buyurur.Artık harekâtınızı ona göre tanzim ediniz...

§ Kebâir denilen günahlardan maksat, yapanlar hakkında Allah'ın kitabıile veya peygamberin sünneti ile şiddetli tehdit bulunan yasakşeylerdir. Bunların haram oldukları böyle birer kesin delil ile sabitbulunmuştur. Meselâ: Haksız yere adam öldürme, başkasının hukukunatecâvüz, iffetli bir hatuna zina isnadı, yalan yere şahitlik, yalanyere yemin ile başkasının hakkına müdahale, yetimlerin mallarını haksızyere yemek, içki içmek, zina, oğlancılık, kumar, faiz, cihattan kaçmak,namaz, oruç gibi farizeleri terk, rüşvet almak kebairden (büyükgünahlardan) bulunmuşlardır. Binaenaleyh bunlardan son derece sakınmakgerekir. Sağair denilen günahları da kasden yapmayıp onlardan dakaçınmalıdır ki, onlara devam da insanı büyük günahlara sokmuşolabilir. Bütün hallerde Cenab'ı Hak'kın korumasına iltica ederiz.
Aşksın sen , cansın sen
Kullanıcı avatarı
MaD_BLuE
Forum Yöneticisi
Forum Yöneticisi
 
İleti: 1412
Kayıt: 21 Nis 2007, 13:57

Re: Bir AYET Bir TEFSİR

İleti MaD_BLuE 30 Oca 2008, 15:02

bakara/62.ayet ve tefsiri.


Allah'a İman Hakkındaki Tefsir

Bakara / 62. Şüphesiz imanedenler; yani Yahudilerden, Hıristiyanlardan ve sâbiîlerden Allah'a veahiret gününe hakkıyla inanıp sâlih amel işleyenler için Rablerikatında mükâfatlar vardır. Onlar için herhangi bir korku yoktur. Onlarüzüntü çekmeyeceklerdir.

İslâmiyet'e zahirde iman etmiş olanlar, yani, Muhammed dininidilleriyle ikrar ettiklerinden dolayı insanlar arasında müslümansayılanlar, Musa dinine mensup olan yahudiler, İsa dinine mensuphıristiyanlar, bu üç dinin dışındaki dinlerden olanlar yani onlardanher kim, Allah'a ve ahiret gününe, bu sûrenin başında beyan buyurulduğuüzere, gerçekten dış görünüşleriyle ve içyüzleriyle iman eder ve buimana yaraşır şekilde iyi bir iş yaparsa şüphesiz bunların Rablerikatında ecir ve mükafatları vardır. bunlara korku yoktur ve bunlarmahzun da olacak değillerdir, yani, yapılan inzarlar, uyarı vetehditler bunlar hakkında değildir.

İnsanlar Âdem'in sülbünden yeryüzüne indikleri zaman Cenab-ı Allahkendilerine "Eğer Ben'den size bir hidayet gelir de kim benimhidayetime uyarsa, işte onlara herhangi bir korku yoktur ve onlarüzüntü de çekmeyecekler." (Bakara, 2/38) diye herhangi bir zamandagelen hidayetine uymaları şartıyla bunu vaad etmemiş miydi? İşteÂdem'in tevbesinin semeresi olan o ilahî va'd, ebediyete kadar sürüpgidecek bir genel kanundur. Ve bu âyet ilahî kanunun bir inkişafıdır.Şu halde yahudiler gibi zillet ve meskenete düşenler ve Allah'ıngazabına uğramış olanlar bile her ne zaman tevbe eder, Allah'a veahiret gününe cidden iman ederek, Allah'ın son zamanda gönderdiğihidayete uyar ve ona göre salih amel işlerlerse o gazaptan kurtulurlar.Ve Allah katında ecir ve mükafat bulurlar. Sonuçta sırrına mazharolarak, korku ve hüzünden kurtulurlar. Lakin bundan yararlanmak içingörünüşte, yani insanlar arasında mü'min ve müslüman sayılmak yetmez,hatta belli bir süre salih kişi olarak yaşamış olmak da kâfi gelmez. Oimanda sebat edip, güzel bir sonla gitmek, yani son nefeste iman vegüzel amel ile Allah'a kavuşmak lazımdır.

Bu sûrenin baş tarafında "İşte onlar Rabblerinden gelen bir hidayetüzeredirler ve gerçekten kurtuluşa erenler de ancak onlardır." (Bakara,2/5) müjdesinin kimlere mahsus olduğu bilinmektedir ve bunda "Sanaindirilene ve senden önce indirilene inananlar." (Bakara, 2/4) şartı dabulunmaktadır. Bunun için ahirete iman ve gerçek anlamda yakîn de bütünpeygamberlerle birlikte Hz. Muhammed'e (s.a.v.) ve ona indirilen kitabaiman etmiş olanlara mahsus bulunduğu tebliğ edilmişti. Şu haldecümlesiyle beyan buyurulan gerçek imanın Hz. Muhammed'in peygamberolarak gönderilmesinden sonrakiler diye tefsir edilmesi lazımgeldiğinde hiç şüphe yoktur. Zaten bu âyetin bilhassa bu noktadanİsrailoğulları'na hitap şeklinde bir icmal olup, bütün bu açıklamalarınİslâm dinine davet sadedinde ve "Sizin yanınızda bulunan kitabıdoğrulayan bu kitaba (Kur'ân'a) iman edin ve onu ilk inkâr edenolmayın!" (Bakara, 2/41) ilâhî emrini desteklemek için gelmiş olduğundaşüpheye yer yoktur. Hz. Muhammed'in peygamberliğinden önce Allah'a veahiret gününe iman eden ve iyi amel işleyenler bile Tevrat ve İncilhükmünce geleceğin büyük peygamberine iman ile mükellef idiler, bunaişaret olmak üzere "Ahdimi yerine getirin." (Bakara, 2/40)buyurulmuştu. Böyle iken Hz. Muhammed'in peygamberliğinden sonra onuinkâr edenler arasında gerçek iman ehli bulunduğu varsayımına imkankalır mı?

Allah'a ve hesap gününe imanı bulunan ve bu iman ile mütenasip salihamel işleyecek olan kimselerin Hz. Muhammed'in peygamberliğini inkâretmelerine imkan tasavvur olunabilir mi? Tarih sayfalarınınşahitliğinde Hz. Muhammed'in peygamberliğinden daha açık, daha belirginhangi peygamberlik vardır? Şu halde gökyüzündeki yıldızlardanbazılarını kabul edip de güneşi inkâr edenlerin Allah'a karşıimanlarında ciddiyet ve samimiyet tasavvur etmek gerçekle bağdaşmayanbir çelişki teşkil eder. Dikkat çekici olan şey şu ki, bu âyette iman,biri insanlara nazaran zahirî, diğeri Allah katında geçerli, hakikîiman olmak üzere iki defa zikredilmiş ve her şeyden önce "iman edenler"sözü, yahudilere, hıristiyanlara ve sâbiilere mukabil tutulmuştur.Demek ki, bu üçü, Kur'ân'ın sözkonusu ettiği imanın mutlak olarakdışındadırlar. Bununla beraber zahirî iman sahipleri bunlarla eşittutulmuş ve hepsinin kurtuluşu kâmil iman ve salih amel şartına bağlıgösterilmiştir. Demek ki, gerek zahirî mü'min olan müslümanlar, gerekmüslümanların dışında kalan yahudi, hıristiyan, sâbiî vs. Kur'ân'da yeraldığı şekilde Allah'a ve ahiret gününe dış görünüşte ve içyüzüylecidden iman eder ve salih ameller yaparlar ve bunda sebat gösterirlerseo zaman "Onlara korku yoktur ve onlar mahzun da olmayacaklar."ifadesinin sırrına mazhar olacaklardır ki, bunda da İslâm dininindavetiyle ve hidayetiyle bütün insanlara açık ve cihanşümûl bir dinolduğu aşikar olur. Bu âyetten nihayet şu sonuca geliriz ki, İslâmdininin hakim olduğu müslüman toplumun teşekkülü için İman-ı Hakikî(gerçek iman) şart değildir. Onun zahirî bir ikrar ile dahigerçekleşmesi sözkonusu olduğu gibi, bunun içinde dünyaya ait nokta-inazarlarla bir siyasî anlaşma ile öbür dinlere mensup insanlar dahi dinhürriyeti ile hayat haklarına mazhar olurlar. Fakat bütün bunlararasında ferdî veya ictimaî (sosyal) anlamda gerçek selamet (kurtuluş)ancak kâmil iman ve salih amel sahiplerine vaad olunmuştur. Çünkütoplumun temel direği ve nizamın esas dayanağı bunlardır. İşteİslâmiyet'in gerek dünya, gerek ahiret için vaad ettiği selamet vesaadetin sırrı da bu gerçeğin içinde gizlidir. Şu halde kâmil iman vesalih amel erbabının bilgi ve amel feyizlerinden mahrum olan, sadecedış görünüşüyle müslüman bulunan bir İslâm toplumunun "Onlara korkuyoktur, onlar mahzun da olmayacaklar." ilâhî va'dine mazhar olmasısözkonusu değildir. Allah'a imanı olmayanlar, hakkı yerinegetiremezler, ahirete imanı olmayanlar da ebediyete hizmet edemezler.Herkesin yalnızca kendi nefsi için çalıştığı bir toplumun manzarası"Kimsenin kimseye faydası dokunmayacağı günden korkun!"(Bakara, 2/48)âyeti ile tasvir edilen kıyamet gününün bir benzeridir.

Yahudi: Arapça'da (hâde-yahûdü-hevden) esasen tevbe etmek mânâsınaolduğu gibi, Yahudi olmak mânâsına da gelir. Deniliyor ki, Araplararasında bunlara Yahudi denilmesi, ya daha önce geçtiği gibi, buzağıyatapmaktan vazgeçip tevbe etmeleri dolayısıyladır, yahut da "Yahûza"isminin Arapça söylenişi sebebi iledir. Yahûza ise Hz. Ya'kub'un on ikievladının en büyüğünün ismidir. Buna göre; Yahudî, İsrailoğulları'nınon iki boyundan birincisinin adı olması gerekirken, öneminden dolayızamanla bütününe birden isim olmuştur. Bu demektir ki, "Yahûd" cinsismi olarak kavmin veya boyun adıdır. Tekil olarak kullanıldığında"Yahudî" denilir ki, o kavme mensup olan kişi demektir.

Nasârâ: "Nasrânî" kelimesinin cem'îdir (çoğuludur). Keşşâf'ın beyanınagöre; tekil (müfred)i "nasran"dır ve sonuna mensubiyet "ya"sı geldiğizaman Ahmedî gibi mübalağa anlamı ifade eder. Hıristiyanlar kendilerinebu ismi vermişlerdir ki, bu da üç ayrı sebebe bağlı olarak beyanediliyor:

1- Hz. İsa'nın nâzil olduğu (indiği), "Nasıra" köyüne nisbettir. İbnü Abbas, Katade, İbnü Cüreyc bu görüştedirler.

2- Aralarında tenâsur (yardımlaşma) bulunması, yani birbirlerine yardımcı olmaları yüzünden bu adı almışlardır.

3- Hz. İsa, havarîlerine "Allah'a giden yolda bana yardım edecekkimdir?" (Âl-i İmrân, 3/52) buyurmuş, onlar da "Allah'ın yardımcılarıbiziz." (Âl-i İmrân, 3/52) diye cevap verdikleri için bu isimleanılmışlardır.

"Nasrânî" Grekçe'ye "hıristiyan" diye tercüme edilmiştir ki, "Hristos"anisbettir. Frenkler "Kırist" diye telaffuz ediyorlar. Hıristos,halaskâr, fidye-i necat (can kurtarma akçesi) ödeyerek kurtaran "müncî"diye açıklandığına göre "Nasrânî" bunun Arapça'sıdır. Şu halde"nasranî" hıristiyan, "nasârâ" da hıristiyanlar demek olur.

Sâbiîn: Yahut "sâbîe" hakkında da çeşitli görüşler vardır. Evvelâ lügatbakımından denilir ki, "filan adam dininden çıktı, filan dine girdi."demektir. Bu anlamdan dolayı Mekke müşrikleri Hz. Peygamber'e {*}diyorlardı. Çünkü eski dinlerine aykırı yeni bir din ortaya koyuyordu.Ayrıca yıldızlar doğuş yerlerinden çıkıp yükseldikleri zaman denilir.Binaenaleyh gerçek lügat anlamı itibariyle ve karşılık karinesiyle"Sâbiîn" izafî bir anlam taşıdığından, İslâm, Yahudi ve Hıristiyanlarındışında kalan diğer dinlerin mensuplarına şâmil olur. Bununla berabergeleneksel bir deyim olarak daha özel ve dar anlamlarda dakullanılmıştır.

1- Katade'nin açıkladığı şekilde bunlar, meleklere tapan bir taifedir.

2- Yıldızlara tapan bir taife oldukları da tefsirlere geçmiştir.Fahruddîn Râzî, akla yakın olan budur, der. Ve bunların başlıca ikigörüşleri vardır: Birincisi; derler ki, "Âlemin yaratıcısı AllahTeâlâ'dır. Lakin Allah, yıldızlara saygıyı ve bunların ibadet içinkıble yapılmasını emretmiştir." İkinci iddiaları ise şudur: "AllahTeâlâ, burçları ve yıldızları yaratmıştır. Fakat bu âlemdeki hayır veşerri, sağlığı ve hastalığı meydana getiren, canlıları yöneten veyönlendiren yıldızlardır. Şu halde bu dünyanın, bir anlamda Rabbionlardır ve insanların onlara saygı ve ta'zim göstermeleri vaciptir.Çünkü onlar da Allah Teâlâ'ya ibadet ederler ve insanlara aracıolurlar." derler. Bu mezhep, Gildânîlere mensup olanların görüşüdür ki,Hz. İbrahim bunları red ve iptal için peygamber olarak gönderilmiştir .Bunların Hz. Nuh'a ve bazı rivayetlerde Hz. İdris'e nisbet iddiasındabulundukları da söylenir. Günümüzde yıldız falına inanma ve yıldızlarıngücüne sığınma bunlardan kalmadır. Maide sûresinde bununla ilgiliaçıklama gelecektir. (Bkz: Maide, 5/69).[1]
Kullanıcı avatarı
MaD_BLuE
Forum Yöneticisi
Forum Yöneticisi
 
İleti: 1412
Kayıt: 21 Nis 2007, 13:57

Re: Bir AYET Bir TEFSİR

İleti MaD_BLuE 30 Oca 2008, 15:03

İhlas Suresi Tefsiri 1 ve 2. ayetler

Rahman Rahim olan Allah’ın adıyla

1- De ki1) O Allah,(2) birdir.(3)
2- Allah, Samed 'dir (her şey O'na muhtaçtır, daimdir, hiç bir şeye ihtiyacı olmayandır) .(4)



1 ve 2. ayetlerin tefsiri


1. Bu emrin muhatabı Rasulullah'tır.Çünkü "Rabbin nasıldır?" sorusu Rasulullah'a sorulmuştur. Allah (c.c.)da bu nedenle "şöyle cevap veririz." demiştir. Ama Rasulullah'tan sonraher mü'min bu emrin muhatabıdır. Rasulullah'a bu soru sorulduğundanasıl cevap verdiyse, onlar da öyle cevap vermelidirler.

2. Yani, bilmek istediğiniz Rabbim yenibir ilah değil, Allah'tır. Bu, soru soranlara ilk cevaptır. Bununanlamı, benim Rabbim, diğer mabudları bırakarak kendisine ibadetedeceğiniz yeni bir Rab değildir. Aslında o Rab, Allah (c.c.) dediğinizRabbın aynısıdır. Allah (c.c.) kelimesi, Araplara yabancı değildi.Eskiden beri, kainatın yaratıcısı için "Allah" kelimesinikullanıyorlardı. Bu kelimeyi, başka bir mabuda isim olarakvermiyorlardı. Allah (c.c.) hakkındaki inançları Ebrehe Ka'be'yesaldırdığında netleşmişti. O zamanlar Ka'be'de 360 adet put olmasınarağmen, müşrikler, bunların hepsini bırakarak sözkonusu afettenkurtulmak için sadece Allah'a yalvarmışlardı. Onlar kalben çok iyibiliyorlardı ki, bu gibi nazik durumlarda onlara Allah'tan başkasıyardım edemezdi. Ka'be'yi de bu ilahlarına değil, Allah'a nisbet ediyorve "Beytullah" diyorlardı. Kur'an-ı Kerim'in çeşitli yerlerinde Arapmüşriklerin Allah (c.c.) hakkındaki düşünceleri zikredilmiştir.

Meselâ Zuhruf suresinde: "Eğer onlara sizi kim yarattı? diye sorsan, Allah (c.c.) derler" (Zuhruf: 87) buyurmuştur.

Ankebut suresinde şöyle buyurulmuştur: "Eğeronlara göğü ve yeri kim yarattı, ay'ı ve güneşi kim musahhar kıldı diyesorsan, Allah (c.c.) derler... Eğer onlara, gökten kim yağmuryağdırıyor ve onun vasıtasıyla ölmüş toprağı kim canlandırıyor desen,Allah (c.c.) derler." (Ankebut: 61-63)
Mü'minun suresinde şöyle buyurulmuştur: "Onlara deki: Eğer biliyorsanızsöyleyin. Yeryüzü ve üzerindekiler kimindir? Derler ki Allah'ındır....Onlara sorsan, yedi gök ve büyük arşın sahibi kimdir? Derler kiAllah'tır... Onlara de ki: Biliyorsanız söyleyin: Herşeye kadir olankimdir? De ki: O halde sakınmaz mısınız? De ki: Eğer biliyorsanız, herşeyin mülkü ve tasarrufu kimin elindedir? Allah'ın elindedir,diyecekler"... (Mü'minun 84-89) .
Yunus suresinde şöyle buyurulmuştur: "Size gökten ve yerden rızık verenkimdir? ölüden diriyi, diriden ölüyü çıkaran kimdir? Bu kainatınnizamını kim idare etmektedir".... (Yunus 31)
Yine Yunus suresinde başka bir yerde şöyle buyurulmuştur: "Sizi karadada, denizde de gezdiren O'dur. O kadar ki gemide bulunduğunuz birsırada gemiler okşayıcı hoş bir hava içinde seyredip yol alırken,yolcular da bununla ferahlık ve neşe duyarlarken ansızın şiddetli birfırtına gelir de dalgalar her yandan onlara yönelir, derken tamamenkuşatıp (yok olacaklarını) sanırlar ve ihlas üzere dini Allah'a, haskılıp O'na dua ederler, eğer bizi bundan kurtarırsa herhaldeşükredenlerden oluruz, diye yalvarırlar. Ne zaman ki Allah (c.c.)onları kurtarır, yeryüzünde haksız yere taşkınlık ve azgınlığabaşlarlar..." (Yunus 22-23) .
Aynı nokta İsra suresinde şöyle tekrarlanmıştır: "Denizde size birsıkıntı dokunduğu zaman O'ndan başka taptıklarınız ortadan yok olur;derken O sizi kurtarıp karaya ulaştırınca yüzçevirirsiniz..." (İsra 67)

Bu ayetleri dikkate aldığımızda, Rasulullah'a sorulan, "Bizi ibadetiçin çağırdığın Rab nasıldır? sorusuna cevap verirken "O Allah'tır"demesinin, onları ve kainatı yaratan, sahibi, rızık veren, idare edenolarak kabul ettikleri zatı kasdettiği açıktır. İşte Rasulullah onlarıbu Rabbe ibadet için davet etmiştir. Bu cevapta Allah'ın bütünsıfatları vardır. Onun için kainatı yaratan, onu idare eden, kainattakiher mahluku rızıklandıran ve afet geldiğinde onlara yardım eden Zat'ın(c.c) diri olmaması, görmemesi, duymaması, Kadir-i Mutlak olmaması,herşeyi bilen ve hikmet sahibi olmaması, Rahim ve Kerim olmaması, herşeyin üzerinde galip olmaması tasavvur edilemez.

3. Nahiv kurallarına göre, "huvellahuehad" için müteaddit izahlar yapılmıştır. Bana göre bunun en uygunizahı, "huve" mupteda, "Allah" onun haberi, "ehad" ise ikincihaberidir. İkinci haber bakımından cümlenin anlamı: O (O'nun hakkındaResulullah'a soruyorsunuz) Allah'tır, birdir, şeklindedir. Diğer biranlam da şöyle olabilir ve dil bakımından da yanlış olmaz: "O Allah(c.c.) birdir."

Burada şu iyice anlaşılmalıdır: Bu cümlede "Allah" için, "ehad"kelimesi kullanılmıştır. Arapça'da bu kelimenin genellikle bu şekildekullanılması istisnaîdir. Bu kelime genellikle muzaf (tamlayan) , ya damuzafun ileyh (tamlanan) olarak kullanılır. Mesela "yevmul ehad"haftanın birinci gününü veya "feb'asu raculun ehadeküm" (adamlarınızdanbirini gönderin) ya da genel bir nehiy (olumsuzluk) anlamındakullanılır.

Mesela, "hel indeke ehadun" (yanında kimse var mı?) Yine genellikleşart ifade etmek için de kullanılır. Mesela, "ehadin", "isna" veya"ehade aşer" (Bir, iki veya onbir.) Bu gibi kullanımların dışındaArapça'da, bu kelimenin sıfat olarak kullanıldığı bir örnek yoktur; bukelime hiçbir zaman bir şahıs ya da başka bir şeye sıfat olarakkullanılmamıştır. Kur'an'ın nüzulundan sonra da bu kelime yalnızcaAllah'ın Zâtı için kullanılmıştır. Başka hiçbir şey içinkullanılmamıştır. Bu istisnaî kullanımdan anlaşılıyor ki, "ehad" (bir)olmak ancak Allah'a ait özel bir sıfattır. Varlıklar arasında başka hiçkimse bu sıfatı taşımaz. Allah (c.c.) birdir ve O'nun benzeri yoktur.
Müşriklerin ve Ehl-i Kitab'ın Rasulullah'a Rabbi hakkında sorduklarısoruyu dikkate alarak onlara "huvallahu" dedikten sonra "ehad" diyereknasıl cevap verdiğini görelim:
Bunun manası, Rab yalnızca O'dur. O'nun rububiyetinde hiç kimsenin payıyoktur. Rab aynı zamanda ilah (mabud) da olmalıdır. Çünkü O'nunuluhiyetinde de hiçbir ortağı yoktur.

İkincisi, bunun anlamı şöyle olabilir: Kainatın yaratıcısı yalnızcaO'dur. Mahlukunu rızıklandıran ve zor durumda yardım eden de O'dur.Allah'ın bu özelliklerini sizler de kabul ediyorsunuz. Bu özelliklerdehiç kimsenin payı yoktur.

Üçüncüsü, onlar, "O neyden meydana gelmiştir, nesebi nedir, cinsinedir, kimden miras almış, varisi kim olacak?" diye soruyorlardı. Allah(c.c.) bütün bu soruları sadece bir kelime ile, "ehad" diyerekcevaplandırmıştır. Bunun manası: a) O Allah (c.c.) ezelidir, ebedidir,O'ndan önce ve sonra hiç kimse yoktur. b) Allah'ın benzeri olmadığıiçin bir cinsi de yoktur. O tektir. c) O'nun Zat'ı vahid değil,ehadtır. O'nda çokluk olmadığına dair hiçbir şüphe yoktur. O'ndaparçalanma da mümkün değildir. Hiçbir şekil ve sureti olmadığı içinzaman ve mekâna da ihtiyacı yoktur. Rengi ve organları yoktur. O'ndadeğişiklik de yoktur. O her türlü kesretten pâk ve münezzehtir. Herbakımdan ehadtir. Arapça'da "vahid" kelimesi tek manada kullanılır.Çokluk bir şeyden bir tanesi kastedildiğinde bu kelime kullanılır.Meselâ bir kavim, bir ülke, bir dünya ya da bir kainat gibi. Toplucabir şeyin her parçasına da ayrı ayrı "vahid" denir.
Mesela bir kavimden bir insan gibi. Ancak "ehad" kelimesi Allah'tanbaşkası için kullanılmız. Onun için Kur'an'da nerede "Vahid kelimesikullanılmışsa, (Ancak bir ilahtır) veya "Allahu vahidu'l kahhar" (AncakAllah (c.c.) tek kahhardır.) şeklindedir. "Vahid", hiçbir yerde yalnızolarak kullanılmamıştır. Çünkü bu kelime çokluk teşkil eden şeyler içinde kullanılır. Bunun tersine, "ehad" kelimesi mutlak olarak yalnızAllah (c.c.) için kullanılmıştır; çünkü yalnız O'nun (c.c) varlığındaçokluk yoktur. O'nun vahdaniyeti her bakımdan kamildir.

4. Burada "samed" kelimesikullanılmıştır. Kelimenin harfleri "Sad, mim ve dal"dır. Bu kelimeyiincelediğimizde Arapça'da ne kadar geniş anlam taşıdığını görürüz.

es-Samed: Kastetmek, geniş ve yüksek makam, yüksek satıh, savaşta açlık ve susuzluk hissetmeyen, zor durumda başvurulan reis.

es-Samed: Herşeyden yüksek kısım, kendisinden üstün kimse olmayan enüstün şahıs, itaat edilen ve kendisine danışılmadan hiçbir kararavarılamayan reis, ihtiyaç zamanı insanların rücu ettiği reis, daim,yüksek mertebe, hiçbir eksiği olmayan, içine bir şey girmeyen veçıkmayan sağlam katı bir şey, savaşta açlık ve susuzluk hissetmeyen birkimse.

el-Musmed: Eksikliği olmayan katı şey.

el-Musammed: Gitmeyi amaçladığı maksad, eksikliği bulunmayan sert bir şey.

Beytun Musammedun: İhtiyaç zamanında rücu edilen ev.

Binaun Musammedun: Yüksek bina.

Samedehu ve Samede ileyhi samden: O şahsa gitmeyi kastetmek.

Asmede ileyhi'l-emr: Muamele ona havale edilmiştir. Muamele, itimatedilen kişiye havale edilmiştir. (Sıhah, Kamus, Lisanu'l-Arab)
Bu lugavî manalara dayanarak, "Allahu es-samed" ayetinin tefsirinisahabe, tabiîn ve sonraki ehl-i ilm aşağıdaki şekillerde yapmışlardır:
Hz. Ali, İkrime ve Ka'b b. Ahbar'a göre "Samed", kendinden üstün hiç kimse olmayan kişi anlamındadır.
Abdullah b. Mesud, İbn Abbas, Ebu Vâil Şakik b. Selma'ya göre, önderliği kâmil olan bir reis anlamındadır.
İbn Abbas'ın diğer bir kavline göre "Samed", musibet veya bir afetgeldiğinde herkesin yardım için koştuğu zâtdır. Diğer bir kavline göre,liderliği, şerefi, azameti, cÖmertliği, ilmi ve hikmeti bakımındankâmil olan zâtdır.
Ebu Hureyre'ye göre "Samed"in anlamı, hiç kimseye muhtaç olmayan ve fakat herkesin muhtaç olduğu mustağni bir kimsedir.
İkrime'nin diğer bir kavline göre, bir şeyden türememiş ve kendisindende bir şey türemeyen kimsedir. Diğer kavline göre, yemeyen ve içmeyenkimsedir. Aynı anlamı taşıyan kavil, Şa'bi ve Muhammed b. Ka'bel-Kurzi'den de menkuldur.
Süddi'ye göre, istenen bir şeyi elde etmek ve musibet sırasında yardım istemek için başvurulan kimsedir.
Saîd b. Cübeyr'e göre, sıfat ve amel bakımından mükemmel kimsedir.
Rubey b. Enes'e göre, üzerine afet gelmeyen kimsedir.
Mukatil b. Hayyan'a göre, eksiği olmayan kimsedir.
İbn Keysan'a göre, sıfatları ile bir başkasının muttasıf olmadığı kimsedir.
Hasan Basrî ve Katade'ye göre, bâki ve zevalsiz olandır. Bunun benzeribir kavil Mücahid, Muammer ve Murretu'l Hemedanî'den mervidir.
Murretu'l Hemedanî'nin bir diğer kavline göre, ne karar verirse ve neisterse yapan kimsedir. Onun emir ve kararını kimse gözden geçiremez.
İbrahim Nehaî'ye göre, ihtiyaç zamanında başvurulan kimsedir.
Ebubekir el-Embârî, ehl-i lugat arasında "Samed" kelimesi için,"kendisinden üstünü bulunmayan reis" denildiği konusunda ihtilafolmadığını söyler. İhtiyaç anında ve zor durumda insanların rücu ettiğireistir. Buna berzer bir kavil ez-Zeccac'dan da nakledilmiştir. Bunagöre "Samed", üstünde hiç kimsenin olmadığı ve ihtiyaç olduğundaherkesin güvendiği kimsedir.
Şimdi, birinci cümlede "Allahu ehadun" denilmesinin sebebini düşünelim."Ehad" kelimesi yalnız Allah'ın Zâtına mahsus olduğun ve başkası içinkullanılmayacağından bu kelime "ehadun" yani nekre (belirsiz) şekildekullanılmıştır. Ama "Samed" kelimesi mahluk için dekullanılabildiğinden "Allah'u es-Samedu", yeni ma'rife (belirli)şekilde "el" takısı ile kullanılmıştır. Yani "gerçek Samed Allah'tır"şeklindedir. Mahluk bir yönden samed olsa da, başka yönden değildir;çünkü fânidir, bâki değildir, parçalara ayrılabilir, taksim edilebilir,bileşik bir yapısı vardır, organları parçalanabilir. Bazı mahluklar onamuhtaç olsa da, o da bir başka bakımdan diğer mahluklara muhtaçtır.Önderliği izafidir, mutlak değildir. Bazılarından üstün olmasınarağmen, bazıları da ondan üstündür. Bazı mahlukun ihtiyaçlarına cevapverse de herkesin ihtiyacını karşılamaya gücü yetmez. Bütün bunlarıntersine Allah'ın samed olması her bakımından kâmildir. Bütün dünya O'namuhtaçtır. O hiç kimseye muhtaç değildir. Dünyada herşey, her varlık,beka ve ihtiyaç için, şuurlu ve şuursuz olarak O'na rücu eder. Herkesinihtiyacını O karşılar. O bâkidir, zevalsizdir. Rızklandırır, rızkamuhtaç değildir. Tektir, bileşik olmadığı için parçalanamaz ve taksimedilemez. Hâkimiyeti bütün kâinat üzerindedir ve herşeyden üstündür.Onun için Allah (c.c.) sadece Samed değil, asıl samed olandır,"es-Samed"tir. Yani gerçek samed olmak, tüm kemaliyle O'na aittir.
O'nun es-Samed olması, benzersiz ve bir tek olması, hiç kimseye muhtaçolmayıp herkesin O'na muhtaç olması gereken kimse demektir. "Es-Samed"iki ya da ikiden fazla zât olsa, herşeyden müstağni olması ve herkesinihtiyacına cevap vermesi mümkün olamaz. Ayrıca, O'nun es-Samed olması,mabud olarak da tek olduğunu gösterir. Çünkü insan, ancak muhtaç olduğukimseyi mabud olarak kabul eder. Bir zât ihtiyaca cevap vermiyorsa,aklı başında hiç kimse ona ibadet etmez.
Kullanıcı avatarı
MaD_BLuE
Forum Yöneticisi
Forum Yöneticisi
 
İleti: 1412
Kayıt: 21 Nis 2007, 13:57

Re: Bir AYET Bir TEFSİR

İleti MaD_BLuE 30 Oca 2008, 15:04

İhlas Suresi Tefsiri 3 ve 4. Ayetler

3- O, doğurmamıştır ve doğurulmamıştır.(5)
4- Ve hiç bir şey O'nun dengi değildir.(6)


Tefsiri

5. Müşrikler her devirde,İlah'ın da insan cinsinden olduğu düşüncesine sahip olmuşlardır. Odüşünceye göre, birçok tanrı vardır. Bunlar, tanrı ve tanrıça şeklindeiki cinstir. İnsanlar gibi evlenirler ve çocuklara sahip olaraknesillerini devam ettirirler. Müşrikler, Alemlerin Rabbı Allah'ı da bucahilane düşünceler dışında bırakmamışlardır. Allah'a da evlat nispetetmişlerdi. Arapların bu akidesi Kur'an-ı Kerim'de şöyle açıklanmıştır:Onlar melekleri Allah'ın kızları zannederlerdi. Diğer enbiyanınümmetleri de bu cehaletten kurtulamamışlardı. Onlar, bazı salihinsanları Allah'ın oğulları olarak kabul etmişlerdi. Bu hurafeler herzaman iki tip düşünceyle ifade edilmişti. Bazıları, kimi insanlarınAllah (c.c.) ile nesebî ilişkileri olduğuna inanmışlardı. Bazıları dakimi insanları Allah'ın evlatığı olarak görmüş, bu yönden oğlu olarakkabul etmişlerdi. Onlar bir kimseyi Allah'ın babası olaraknitelendirmeye ise hiçbir zaman cesaret edememişlerdir. Ancak apaçıktırve mantıklarının da zarurî sonucudur ki, eğer onlar Allah'ın üremedenmünezzeh olduğuna inanmıyorlarsa ve O'nun evladı olmadığı için birbaşkasını evlatlık edinmek ihtiyacında olduğunu zannediyorlarsa; ozaman ister istemez Allah'ın da bir kimsenin (hâşâ) evlâdıolabileceğini kabul etmeleri gerekir. Onlar, ilah konusundakidüşünceleri nedeniyle Rasulullah'a önce Allah'ın nesebini, ikinciolarak da bu dünyayı kimden miras aldığını ve varislerinin kimolacağını sormuşlardır.
Bu cahilane düşünceyi tahlil edersek, bunu kabullenen kişinin başka zanları da kabul etmesi gerektiğini anlarız:

a) Eğer Allah (c.c.) bir değilse vepek çok cins ilahtan biriyse, ayrıca onların ilahlıkları Allah'ınsıfat, fiil ve yetkilerine ortak olmak şeklindeyse, bu durumda Allah'ınsadece evladı değil, evlatlığını da ilah kabul etmek gerekir; çünküevlatlık ancak aynı cinsten olabilir. Bunun sonucu olarak, Allah'ıncinsinden olan kimsenin de sıfatları inkar edilemez.

b) Eğer erkek ve dişi ilah varsa, çocukmeydana gelebilmesi için aralarında cinsel birleşme olmalıdır. Hâşâ, bukabul edilirse Allah'ın maddî olduğunu ve bu maddeden bir de karısınınbulunduğunu kabul etmek gerekir.

c) İnsanlar fânidir. Bu nedenle nesillerinindevamı için cinsî birleşme yaparak ürerler. Eğer Allah'ın da ürediğineinanılıyorsa, O'nun da (c.c) fâni olduğu (hâşâ) kabul edilmek zorundakalınır. Bunun yanısıra, üreyen cinslerin bir başlangıç ve sonlarıvardır. Onlar ne ezelî ne de ebedîdirler. Allah'ın ürediğineinanılırsa, O'nun da bir başlangıcı ve sonu olduğunu kabul etmekzorunda kalınır.

d) Evlatsız bir kimse, kendisine yardımcıolarak bir evlatlık alır. Böylece ölümden sonra kendisine varisolmasını sağlar. Dolayısıyla, eğer Allah (c.c.) için evlatlık kabuledilirse, evlatlık edinmek zorunda kalan insanların taşıdığı bütünzaafları Allah (c.c.) için de kabul etmek zorunda kalınır.
Bütün bu varsayımlar Allah'a "ehad" ve "es-Samed" denilerek köktençürütülmüştür. Buna rağmen surenin devamında ayrıca "doğurmamış,doğurulmamıştır" denilerek şüpheye hiç mahal bırakılmamıştır. Çünkübunlar, Allah'ın Zâtı hakkındaki şirkin en önemli sebepleriydi. Onuniçin Allah, İhlas suresinde bu şirkleri reddetmekle kalmadı, Kur'an'ındeğişik yerlerinde çeşitli üsluplar ile bu konuya tekrar tekrar değindiki, gerçek yerleşsin. Meselâ Nisa suresinde şöyle buyurulmuştur: "EyKitap Ehli, dininizde taşkınlık etmeyin ve Allah (c.c.) hakkında gerçekolmayan şeyleri söylemeyin. Meryem oğlu İsa Mesih, sadece Allah'ınelçisi, O'nun Meryem'e attığı kelimesi ve O'ndan bir ruhtur. Allah'a veelçilerine inanın. Allah (c.c.) üçtür demeyin. Kendi yararınıza olarakbuna son verin. Çünkü Allah (c.c.) yalnız bir tek tanrıdır. (Hâşâ) O,çocuk sahibi olmaktan münezzehtir..." (Nisa:171) . Saffat suresinde deşöyle buyurulmuştur: "İyi bilin, onlar iftiraları yüzünden diyorlar ki,Allah (c.c.) doğurdu; Onlar elbette yalancıdırlar" (Saffat: 151-152) .Yine Saffat suresinde şöyle buyurulmuştur: "O'nunla cinler arasında birnesep uydurdular. Halbuki cinlere de onların getireceklerinibildirmiştir." (Saffat:158) . Zuhruf suresinde şöyle buyurulmuştur:"Kullarından kendisine bir parça tasarladılar. İnsan gerçekten apaçıkbir nankördür." (Zuhruf:15) . En'am suresinde de: "Cinleri Allah'aortak yaptılar. Halbuki onları O yaratmıştır. Bilmeden O'na oğullar vekızlar icat ettiler. Hâşâ, O onların ileri sürdüğü niteliklerdenmünezzehtir. Gökleri ve yeri yoktan var edendir. O'nun nasıl çocuğuolabilir ki? Kendisinin bir eşi yoktur. Herşeyi o yaratmıştır. Ve Oherşeyi bilendir." (En'am:100-101) . Enbiya suresinde şöylebuyurulmuştur. "Rahman çocuk edindi, dediler. O yücedir. Hayır onlar,ikram edilmiş kullarıdır." (Enbiya:26) . Yunus suresinde şöylebuyurulmuştur: "Allah çocuk edindi dediler. Hâşâ, Allah (c.c.) bundanuzaktır.
O zengindir. Göklerde ve yerde ne varsa hepsi O'nundur. Bu husustahiçbir deliliniz yok. Allah (c.c.) hakkında bilmediğiniz şeyi misöylüyorsunuz?" (Yunus:68) İsra suresinde de: "Çocuk edinmeyen, mülkteortağı olmayan, acizlikten ötürü bir yardımcısı bulunmayan Allah'ahamdolsun de ve O'nu gereği gibi tekbir et." (İsra:111) . Mü'minunsuresinde: "Allah onların koştukları vasıflardan uzaktır."(Mü'minun:91) buyurulmuştur.
Bu ayetlerde, Allah'a evlat ve evlatlık nispet edenlerin akideleri heryönüyle reddedilmiştir. Bu akidenin yanlışlığının delilleri deaçıklanmıştır. Aynı konuda bu ve diğer ayetler, İhlas suresinin en iyitefsirleridirler.

6. Buradaki kelime 'küfüv'dür. Manası"benzer"dir. Aynı rütbeli, eşit anlamlarına da kullanılır. Bundanmaksat, kız ve erkeğin toplumdaki seviyelerinin aynı olmasıdır. Buayetteki anlamı ise, kainatta hiç kimsenin Allah'ın benzeri olmadığı veolamayacağıdır. Allah (c.c.) gibi ve aynı rütbede, özelliklerde, fiilve kudretlerde O'nunla hiç kimse benzer olamaz.



Kaynak Tefhimul Kuran
Kullanıcı avatarı
MaD_BLuE
Forum Yöneticisi
Forum Yöneticisi
 
İleti: 1412
Kayıt: 21 Nis 2007, 13:57

Re: Bir AYET Bir TEFSİR

İleti MaD_BLuE 30 Oca 2008, 15:08

Nahl Suresi 61. Ayet


61. Ve eğer Allah Teâlâ insanları zulümleri sebebiyle cezalandıracak olsa idi yeryüzünde hiç bir canlı bırakmazdı. Fakat onları takdir edilen bir zamana kadar erteliyor. Onların ecelleri geldiği vakit ise onlar ne bir saat geri kalabilirler, ve ne de öne geçebilirler.

61. Bu mübarek âyetler, azabı hak edenlerin deral azaba uğramamalarının hikmetine işaret ediyor, belirlenen zamanı gelince derhal hayattan mahrum kalacaklarını bildiriyor. Allah'ın şanına lâyık olmayan şeyleri Cenab-ı Hak'ka isnat etmek cüretinde bulunanların o bâtıl itikatlarından dolayı nasıl bir azaba uğrayacaklarını ihtar ediyor. Son Peygamber Hz. Muhammed'e teselli için ondan evvelki ümmetlerin durumlarını ve Kur'an-ı Kerim'in inişindeki fa ideleri, gayeleri beyan buyurmaktadır. Şöyle ki: Kerem sahibi Yaratıcı insanlık hakkında, lütuf ve rahmetini göstermek ve insanların hareketlerini düzeltebilmeleri için kendilerine bir mühlet ihsan buyurmaktadır. (Ve eğer Allah Teâlâ), böyle bir lütufta bulunmayıp (insanları zulümleri sebebiyle) küfürleri, isyanları yüzünden (cezalandıracak olsa idi) hepsini de derhal yaşamaktan mahrum bırakırdı. (Yer yüzünde hiç bir canlı bırakmazdı) hepsi de o zalimlerin uğursuzlukları yüzünden helak olur giderlerdi. (Fakat onları) Cenab-ı Hak lütuf ve Keremi ile (takdir edilen bir zamana kadar) takdir buyurmuş olduğu ecellernin sonuna, ömürlerinin nihayetine kadar (tehir eder) onlara mühlet vermiş olur (onların ecelleri geldiği vakit ise) artık onlar ecellerini (ne bir saat geriletebilirler) bir dakika daha olsun yaşıyamazlar (ve ne de öne geçebilirler) daha ecelleri gelmeden bir saniye bile evvel ölüp gidemezler, ömürlerini kısalmaya kadir olamazlar. Binaenaleyh insanlar bunu düşünmelidirler, daha hayatta iken kaybedileni kazanmaya çalışmadırlar, hallerini güzelce ıslah edip kendilerini istikbalin müthiş azaplarına uğratmış olmamalıdırlar.


Ömer Nasuhi Bilmen Tefsiri
Kullanıcı avatarı
MaD_BLuE
Forum Yöneticisi
Forum Yöneticisi
 
İleti: 1412
Kayıt: 21 Nis 2007, 13:57

Re: Bir AYET Bir TEFSİR

İleti MaD_BLuE 30 Oca 2008, 15:10

بســـم الله الرحمن الرحيم

لَهُم مِّن جَهَنَّمَ مِهَادٌ وَمِن فَوْقِهِمْ غَوَاشٍ وَكَذَلِكَ نَجْزِي الظَّالِمِينَ



A'raf Suresi 41 Ateşten Döşekler

41 - Onlar için cehennemden bir döşek ve üstlerinde de (ateşten) örtüler vardır. Zalimleri işte böyle cezalandırırız.


Allah (c.c), önceki ayette suç işlemeyi adet edinen, Allah (c.c)’aiftira eden, O’na şirk koşan, insanlara haksızlık yapan kafirlerincennete asla giremeyeceklerini bildirmişti.

Bu ayette ise kafirlerin cehennemde barınacağı yer hakkında detaylıbilgi vermekte ve iyice idrak edebilmemiz için hallerini gözümüzünönünde adeta canlandırmaktadır.

“Onlar için cehennemden bir döşek ve üstlerinde de (ateşten) örtüler vardır.”

Allah (c.c), ayetin bu kısmında şöyle buyurmaktadır:

“Allah’ın yaratıcı, emir verici ve ibadete layık tek ilah olduğunu,gönderdiği nebilerinin doğruluğunu, ahiret ve hesap gününün varlığınıisbat eden ve ayetlerini yalanlayan, bu ayetlerin hükümlerinihayatlarının her yönünde uygulamaya yanaşmayanlara böyle yapmalarınakarşılık olarak ahiret gününde, üzerinde yatacakları cehennemateşin-den bir döşek ve üzerlerine örtecekleri yine cehennem ateşindenörtüler verilecek, böylece cehennem ateşi her taraflarınıkaplayacaktır.”

Allah (c.c) bu konuyla ilgili olarak başka ayetlerde şöyle buyurmuştur:

“Muhakkak ki o, onların üzerine kilitlenecektir.” (Hümeze: 8)

“Muhakkak ki cehennem, kafirleri çepeçevre kuşatmıştır.” (Tevbe: 49)

“Onların üstlerinde ateşten tabakalar vardır. Altlarında da (ateşten)tabakalar vardır. İşte böylece Allah, onunla kullarını korkutur. Eykullarım, korkun!” (Zümer: 16)

“Zalimleri işte böyle cezalandırırız.”

Allah (c.c), ayetin bu kısmında şöyle buyurmaktadır:

“İşte böyle bir cezayı ancak Allah’a şirk koşanlara, kötü amellerişleyerek kendi nefsine ve haklarına tecavüz ederek insanlarazulmedenlere veririz.”

Bu ayette geçen “zalimler”den kasıt; Allah’ın ayetlerini yalanlayan, onları hayatlarına uygulamaya yanaşmayan kafirlerdir.
Kullanıcı avatarı
MaD_BLuE
Forum Yöneticisi
Forum Yöneticisi
 
İleti: 1412
Kayıt: 21 Nis 2007, 13:57

Re: Bir AYET Bir TEFSİR

İleti MaD_BLuE 30 Oca 2008, 15:11

Bakara Suresi 155. Ayet

155. VAllahi biz sizleri elbette biraz korku ile, açlık ile mallardan,canlardan, mahsulâttan biraz eksiklik ile imtahan edeceğiz.Sabredenleri müjdele.

155. Bu âyeti kerime hakikî mü'minlerin bir hikmete binaen bâzı hoşgörmeyecekleri hallere mâruz kalacaklarını ve o zaman Cenab'ı Hakkıntakdirine teslimiyet gösterip teselli olacaklarını mükâfat eldeedeceklerini gösteriyor. Şöyle ki: Ey ümmeti Muhammed (Bir olan YüceZatıma andolsun ki, biz sizleri elbette biraz korku ile) düşmanendişesi ile (biraz açlık ile) kıtlık ve pahalılık ile (mallardan,canlardan, mahsulâttan biraz eksiklik ile) bunların helâkiyle, ölmesi,öldürülmesi, ihtiyar ve hasta olması ile, gelişip artmayıp zayibulunması ile (imtihan edeceğiz.) Bu takdiri ilâhiye hanginizin razı,sabırlı olup olmadığını meydana çıkaracağız. Rasûlüm!... Sen de şukendilerine gelen bu gibi musibetlere karşı (sabredenleri müjdele)Onlar bu yüzden ne büyük mükâfatlara nail olacaklardır.


Ömer Nasuhi Bilmen Tefsiri
Kullanıcı avatarı
MaD_BLuE
Forum Yöneticisi
Forum Yöneticisi
 
İleti: 1412
Kayıt: 21 Nis 2007, 13:57

Re: Bir AYET Bir TEFSİR

İleti MaD_BLuE 30 Oca 2008, 15:12

ÂL-İ İMRÂN 19. Ayet

19. Şüphe yok ki: Allah katında din, İslâm'dan ibarettir. Okendilerine kitap verilmiş olanların ihtilâfta bulunmaları isekedilerine İlim geldikten sonra sırf aralarındaki hasetten dolayıdır.İmdi her kim Allah'ın âyetlerine küfür ederse, şüphe yok ki Allah Teâlâhesabı süratli olandır.

19. Bu âyeti kerime de Cenab'ı Allah'ın birliğini söylemekle hakkaniyetüzere kurulmuş olan dinin, yalnız İslâm dininden ibaret olduğu şöylecebildirilmektedir. (Şüphe yok ki. Allah katında) makbul, rızayıilâhîsine uygun olan (dîn, İslâm'dan ibarettir.) Peygamberlervâsıtasiyle bütün insanlığa tebliğ buyurulmuş olan din yolundan ve yüceşeriattan başka değildir. (O kendilerine kitap verilmiş olanların)Yahudilerin, Hıristiyanların ve kendilerine kitap verilmiş olan dahaevvelki kavimlerin (ihtilafta bulunmaları) bunlardan bâzıları, İslâmdininin hak olduğunu kabul ettikleri halde bâzılarının bunu tamameninkâr etmeleri, ve bazılarının Allah'ın birliği hususunda ihtilâfadüşüp teslis görüşünü benimsemeleri veya Hz. İsa'ya, Hz. UzeyreAllah'ın oğlu demeleri, bâzıları risaleti Muhammediyyeyi kabulettikleri halde bir kısmının da onu inkâra cüret göstermeleri (isekendilerine İlim geldikten sonra) Allah Teâlâ'nın birliğine,yaratıcılığına dâir âyetler, mucizeler zuhura geldiği halde, ve sonpeygamberin peygamberlik ve risaleti isbatına muvaffak olduğu harikalarvasıtasıyla görüldüğü halde o ihtilâf o kavimlerin (aralarındaki sırfhasetten) kıskançlıktan, riyaset hırsından (dolayıdır.) Bu ne kadarcahilce, ihtiraslıca bir hareket! (İmdi her kim Allah'ın âyetlerineküfrederse) onun birliğini, peygamberlerinin peygamberlik ve risâletiniisbat eden âyetleri mucizeleri inkâr eylerse mutlaka lâyık olduğucezalara yakında kavuşacaktır. Evet. (Şüphe yok ki. Allah Teâlâ hesabısuratlı olanlar) Onların muhasebelerini pek çabuk görerek kendilerinelâyık oldukları cezalara kavuşturacaktır. Artık kendileri düşünsünler!

§ İmân: Lügatta bir şeye inanmaktır, bir kimseyi veya bir haberi tasdiketmektir, onun doğru olduğunu itiraf ta bulunmaktır. Şeriat dilinde isepeygamberlerin Allah tarafından tebliğ buyurmuş oldukları şeyleri kesinolarak tasdik eylemektir. Bu gibi hakikatlara kalben, vicdanen kat'îsurette inanmak bir imandır. Bunları lisânen söyleyip itiraf etmek deikrardır. Bir kimsenin imânı, başkalarınca, ikrariyle anlaşılmış olur.İmân sahibine "Mü'min" imân edilen şeye de "mü'nemün bili" denir, İmânzıddı "küfür" dür ki, bu da inkârdan ibarettir, İmân edilmesi lâzımgelen şeylerden herhangi birini inkâr etmek bir küfürdür. Meselâ:Cenâb-ı Allah'ın varlığını inkâr, küfür olduğu gibi onunpeygamberlerinden, kitaplarından herhangi birini inkâr etmek de birküfürdür. Küfür lügatte örtmek, gizlemek demektir. Mukaddesattan

herhangi birini inkâr adan da onu ört mü; va gizlemiş olacağındandolayı küfr ile vasıflanmış olur. Nitekim bir nîmetin kadrini bilmeyipörtbas etmeye de "küfranı nîmet" denir. Küfür sahibine "kâfir" denilir.Birisini küfre nisbet etmeye de "tekfir" denir.

§ İslâm: Lügatte ihlâs teslim olmak, baş eğmek mânâlarına gelir. Şeriatlisanında Yüce Peygamberlerin tebligatını her şekliyle kabul edipbeğenerek Cenâb-ı Hakka itaat ve inkiyat etmektir, İmân ile İslâm,lügat manaları İtîbariyle birbirinden ayrılırsa da şeriatına itibariylebirdirler. Her mümin, müslimdir, ve her müslim, mü'm i ini ir. Maamafihİslâm lâfzı din mânasına da gelir. Nitekim şeriat, millet lâfızlar! dadin mânasında kullanılmıştır.

İslâm lâfzı, imânın alâmeti, meyvesi olan namaz oruç, hac gibi salih amellere de itlak olunur.

İslâm lâfzı, bir de kalben tasdik etmeyip zahiren kabul etmek manasındada kullanılır. Kalben inkar ettiği halde lisânen "ben müslümânım" diyenbir şahsın İslâmiyeti gibi ki, bu münafıkça bir hareket olacağındanAllah katına makbul olmadığı gibi şer'an da İslâm'dan sayılmaz.

§ Din: Allah Teâlâ tarafından konulmuş bir kanuni mübindir ki,insanlara Cenab'ı Hakkın varlığını, birliğini, azamet ve ulühiyyetinibildirir, insanları yaradılışlarındaki gayeden haberdar eder. insanlaravazifelerini, hidâyet ve saadet yollarını gösterir. Akıl sahiplerinekendi güzel istekleriyle bizatihi hayır olan işlere sevk eyler. Builâhî kanunu Yüce Peygamberler Allah tarafından vahiy yoluyla olarakümmetlerine tebliğ buyurmuşlardır.

İnsanlar tarafından din adına tertip ve tanzim edilmiş veya ilâhi birdinin adına bir takım uydurma hükümleri kapsayan şeylere din denilmesi,kendi mensuplarına göredir. Yoksa bunlar asla ilâhî dîni mahiyetinesahip, insanlar için birer kurtuluş rehberi olmak meziyetini içerirdeğildirler. Din tabiri lügat itîbariyle adet, siret, itaat, siyaset,rey, hüküm, ceza mânâlarında da kullanılmıştır.

Cenab'ı Hakkın bizlere ihsan buyurmuş olduğu ilâhî, hakîkî dîne, tevhiddini, denildiği gibi, İslâm dini de denir ve yalnız din, yalnız İslâmda denilir. Bu dini mübin, insanlığın İlk ve son dinidir. Şöyle ki:insanlığın babası olan Hz. Âdem aleyhisselâm nail olduğu ilâhî vahyisayesinde kendi evlât ve torunlarına bu tevhid dînini tebliğ etmişti.Ancak bir müddet sonra insanlar arasında cehalet alâmetleri yüzgöstermiş, gitgide bir takım batıl inançlar türemişti. Fakat vakitvakit peygamberler gönderilmiş, onlara semavî kitaplar verilmiş, onlarda ümmetlerini tevhid dinine, İslâm dinine davet etmiş, o peygamberlerebir takım zevat tabii olarak hidâyete ermiş, bir takım kimseler deşeytanlara uyarak din fikrinden mahrum kalmış, dalâlet içinde yaşayıpgitmişlerdir. Nihayet din ve İslâmiyet yıldızı sönmüş iken Cenab'ı Hakinsanlığa en muazzam bir lütuf, en nuranî bir rehber olmak üzereMuhammed, aleyhisselâtı vesselam efendimizi son Peygamber olmak üzerebütün insanlık âlemine peygamber tayin buyurmuştur.

O eşsiz Peygamber ise Allah'ın yardımına mazhar olarak tevhid dîninifevkalâde bir azim ve gayretle neşre başlamış, evvelâ kendi muhitiniaydınlatmaya çalışmış, muhitinin etrafında bulunan ve kendilerine ehlikitap deniler Yahudiler ile Hiristiyanları da bu dinî mübine davetederek bu hususta nice harikalar, mucizeler göstermiştir.

İşte bu. Yüce Peygamberimizin bütün beşeriyete tebliğ ettiği; bir ilâhîdîndir, bir tevhit dînidir, bir İslâm dînidir. Allah katında makbulolan dinde bu İslâm dininden başkası değildir. İşte bu âyeti kerime debunu anlatmaktadır. Bu, apaçık İslâm dinidir ki: Bütün insanlığı hitapedip onlara hidayet, saadet yollarını göstermektedir. Bütün insanlarâlemi bu dinî mübine muhtaçtırlar, insanların hakikatlardan haberdarolabilmesi için, Cenâb-ı Hakkın rızâsına muvafık fiil ve hareketlerdebulunabilmesi için bu dîni mübinden daha mukaddes bir rehber bulunamaz.

Bu mukaddes din, haddizatında bütün insanlık için en mühim bir ihtiyacıruhi ve manevî ki, bu ihtiyaç tatmin edilmedikçe insan için kalptemizliğine, vicdan rahatlığına ruh yüceliğine nailiyet imkânıbulunamaz. Güzel ahlâkın esası, dayanışma ve muhabbet üzerine kurulmabir medeniyetin en birinci dayanağı bu dîni mübindir. Dinsiz birmilletin maddî varlığı geçicidir. Hakikat nazarında hiç bir kıymetiyoktur, sönmeğe mahkumdur.

Binaenaleyh insanlar yalnız dünya varlığını, dünya zevkini bir gayebilmemelidirler. Yanlış, uydurma düşüncelere tabi olmamalıdırlar.Kutsallığı güneşlerden daha parlak olan dîni İslâm'ın yüce gölgesineiltica etmelidirler ki o sayede birer temiz ruha, güzel içtimaî birerterbiyeye, umum insanlık hakkında pek hayırlıca bir vicdana nailolabilsinler.

İtisam eylemeyen habli metini şer'e

Evci balayı kemelâtâ su üt eyleyemez.

Şeriatın sağlam ipine sarılmayan

Olgunlukların zirvesine yükselemez.


Ömer Nasuhi Bilmen Tefsiri
Aşksın sen , cansın sen
Kullanıcı avatarı
MaD_BLuE
Forum Yöneticisi
Forum Yöneticisi
 
İleti: 1412
Kayıt: 21 Nis 2007, 13:57

Re: Bir AYET Bir TEFSİR

İleti MaD_BLuE 30 Oca 2008, 15:14


ÂL-İ İMRÂN Suresi 145. Ayet


145. Ve hiç bir kimseiçin Allah Teâlâ'nın izni olmadıkça ölmek yoktur. O vadesi tâyinedilmiş bir yazıdır. Ve her kim dünya menfaatini dilerse ona ondanveririz. Ve kim âh i ret sevabını isterse ona da ondan veririz. Veşükreden I eri elbette mükâfatlandıracağız.

145. Bu âyeti kerime de takdir edilen şey her ne ise mutlakameydana geleceğini, binaenaleyh savaştan kaçmanın böyle takdir edilenbir şeye manî olamıyacağını

göstermektedir. Şöyle ki: Bütün tabiat olayları Cenâb-ı Hak'kınkazasına ve kaderine tabidir. Hiçbir hâdise kendi kendine meydanagelemez. (Ve hiç bir kimse için Allah Teâlâ'nın izni) kazası, dilemesi,ruhları alması için ölüm meleğine müsaadesi (olmadıkça ölmek yoktur)öyle muharebe meydanına atılmakla vesaire ile hemen ölüneceğine hü kmedil em ez. (O) ölüm (vadesi) vukua geleceği zaman (tâyin edilmiş) Ievhı mahfuzda t es bit olunmuş (bir yazıdır) Cenâb-ı Hak bunu belirlibir vakte tahsis buyurmuştur, herksin ömür müddeti yazılmışbulunmaktadır. Binaenaleyh muharebede sebat etmek herhalde ölüme sebepolamaz. Muharebeden kaçınmak da insanı herhalde ölümden kurtaramaz. (Veher kim) yaptıkları işler karşılığında (dünya menfaati) dünyevîmeyveleri (dilerse ona) o kimseye (ondan) o dilediği dünyevî menfaattentakdir edilen miktarı (veririz) onu o menfaatten hikmet ve faydagereğince faydalanırız. (Ve) her (kim de) kendi amelleri karşılığında(âh i ret sevabını) sonsuz olan uhrevî mükâfatı (isterse önada ondan) ouhrevî sevaptan, mükâfattan büyük bir miktar (veririz.) Onu bu hayırlıarzusuna kavuştururuz. (Ve şükredenleri de) kavuştukları nîmetlerekarşı şükran vazifesini yerine getirenleri de (elbettemükâfatlandıracağız.) Binaenaleyh insan daima en hayırlı şeyleritemenni etmelidir, o uğurda çalışmalıdır ve kavuştuğu nîmetlerdendolayı da Cenâb-ı Hak'ka ham d ve şükür edip durmalıdır. Ebedîmükâfatlara ulaşmak için bundan başka yol yoktur. Bu âyeti kerime deUluıd gazvesinde ganimete ulaşmak için muhafaza etmeklegörevlendirildikleri noktayı terketmiş olan bir kısım İslâm erlerihakkında nazil olmuştur.


Ömer Nasuhi Bilmen Tefsiri

Aşksın sen , cansın sen
Kullanıcı avatarı
MaD_BLuE
Forum Yöneticisi
Forum Yöneticisi
 
İleti: 1412
Kayıt: 21 Nis 2007, 13:57

Re: Bir AYET Bir TEFSİR

İleti MaD_BLuE 30 Oca 2008, 15:15

Rad Suresi 28. Ayet TEFSİRİ

28. -Onlar- ozatlardır ki, Allah'ın zikriyle kalpleri mutmain olduğu halde imânetmişlerdir. Haberiniz olsun ki, Allah'ın zikriyle kalpler mutmain olur.

28. Evet.. Olar, o hak'ka yönelenler (Ozatlardır ki) onlar (Allah'ın zikriyle) Cenâb-ı Hak'kın kutsî varlığınıdüşünmekle, o husustaki delilleri dikkate almakla, onun rahmet vebağışını niyaz etmekle veyahut Kur'an'ı Kerim'in âyetlerini dinlemekle(kalpleri mutmain) sükûnet bulup, vicdan ızdırabından uzak (olduğuhalde imân etmişlerdir.) Kendilerinde hiçbir şüphe kalmamıştır. Bununlaberaber bu gibi zâtlar, Allah'ın büyüklüğnü düşünürler, ona karşıkulluk vazifelerini hakkıyle yapabileceklerini kestiremezler,kendilerinden insanlık icabı bir kusur ortaya çıkabileceğini düşünerekkalplerinde bir Allah korkusu tecelli eder ki, bu da onlarınimânlarından olgunluktan doğar. Nitekim Enfâl Süresindeki Müminlerancak, Allah anıldığı zaman yürekleri titreyen... kimselerdir. (8/2)âyeti kerimesi bunu bildirmektedir. Artık Ey müminler!, (haberinizolsun ki. Allah'ın zikriyle) başkasının değil ancak o Yüce Yaratıcınınkudret ve büyüklüğünü, lütf ve keremini düşünmek ve kutsamakla (kalplermutmain olur) vicdanlarda kesin bilgi meydana gelir, ruhlarda birsükûnet, bir it i m ad, bir ferahlık tecellî eder durur. Ne mutlu öyleyüce bir ruh haline kavuşan mü'minlerin hâline!.


Ömer Nasuhi Bilmen Tefsiri

Aşksın sen , cansın sen
Kullanıcı avatarı
MaD_BLuE
Forum Yöneticisi
Forum Yöneticisi
 
İleti: 1412
Kayıt: 21 Nis 2007, 13:57


Kuran-ı Kerim



Kimler çevrimiçi

Bu forumu görüntüleyenler: Kayıtlı kullanıcı yok ve 1 misafir